|
Cuma, 04 Nisan 2008 11:23 |
"audioslave = ¼ soundgarden + ¾ rage against the machine.
bu formülün bilinmeyenlerini çözmek için ilk önce zaman makinasına binip 15 sene öncesine kadar dönmemiz gerekiyor sanırım. chris cornell, “soundgarden”ı 1985’te kurduğunda 90’ların başındaki grunge patlamasını ve grupça satacakları 20 milyondan fazla albümü tahmin edemiyordu şüphesiz. soundgarden, benzerleri arasından öfke ve melodi arasında tutturduğu denge ve en önemlisi vokalistinin özel sesiyle sıyrılmayı başardı. yıllar sonra yapılacak rock müziğin geçmişi belgesellerinde ’94 tarihli soundgarden albümü “superunknown”dan mutlaka bahsedilecektir. grup, bu albümün devamını getiremedi ve 1997’de dağıldı. bu ayrılıktan sonra, chris cornell kendini tek başına kanıtlamaya çalıştı ve daha sakin yüzünü ’99 tarihli (bence hak ettiği ilgiyi görmeyen) “euphoria morning”de gösterdi.
tüm bunlar olurken başka bir tarihi hareket de “rage against the machine” etrafında oluyordu. 1992 tarihli kendi adlarını taşıyan ilk albümleri, solist zack de la rocha’nın her kelimesinden politik eleştiri damlayan makinalı tüfek sözleri ve tim morello’nun gitarıyla yarattığına görmeden inanılmayacak seslerle gününün ruhunu yakalamayı başardı. 1996 tarihli “evil empire” ve 1999 tarihli “the battle of los angeles” albümlerinde kendilerini tekrar etseler de benzerlerinin olmayışı ve gittikçe sertleşen söylemleri ratm cephesini büyük bir kitleye yaydı. öyle ki, ellerinde olmadan, lanetledikleri tüketim kültürünün bir parçası haline geldiler zamanla. zack de la rocha, bu işten sıkılmış olacak ki bir cover albüm olan “renegades”den sonra grubu terk etti. açıkladığı sebep, hiphop’la daha fazla uğraşmak istemesiydi; esas sebepse politik fikir ayrılıkları gibi gözüküyor açıkçası. ratm, 2000 yılının sonlarında dağıldığında, soundgarden gibi uzun süre hatırlanmayı garantilemişti.
ratm’ın kalan üç elemanı ve chris cornell arasındaki flört bu olay sonrasında başladı. cornell, yaptığı solo işlerle bir yere varamayacağını hissetti herhalde ki, başta balıklama daldı bu işbirliğine. 2001 yılında, prodüktör rick rubin (ki kendisi system of a down fenomeninden ve red hot chili peppers’ın dirilişinden sorumlu) eşliğinde stüdyoya girip bir sürü materyal kaydetti. bu yılın başında “civilian” adıyla anılan dörtlü, her ne kadar ısınma turları için ozzfest’e çıkacağını açıklasa da, chris cornell baharın ortasında bir arıza çıkardı, nişanı atıp projeyi terk ettiğini söyledi. bir plak şirketi üzerinde uzlaşamamaları ve daha önemlisi cornell’in politik şarkılar söylemek istememesi böyle bir karara yol açtı. tam oldu mu şimdi derken, chris cornell, roberto carlos hatta nez kıvraklığında bir hareketle sorunların aşıldığını söyleyip tekrar gruba geri döndü. şu an mevsim kış, yıl 2002, hayat garip ve elimizde audioslave’in kendi adını taşıyan ilk albümü var. (audioslave de garip bir isim aslında, mp3 paylaşım programı ismine benziyor.)
doğrusunu söylemek gerekirse albümü ilk dinlediğimde hissettiğim şeylerden biri hayal kırıklığıydı. güzel başlayan albüm gittikçe sıkmaya ve dinlenmez bir hale gelmeye başladı. 14 şarkılık bir saatin üzerindeki albümün sonuna kadar sabredemedim. ertesi gün bir daha dinlediğimde biraz daha ileri gidebildim; daha sonra şarkıları sevmeye başladım, en sonunda hemen hemen bütün parçalar ayrı ayrı yerlerine oturdu. “audioslave” emek verildikçe sevilen ve böylece kıymeti daha iyi bilinen albümlerden birine dönüştü. albümü ilk dinlemeden önce yapılabilecek en büyük hata ratm’in devamını beklemek. audioslave, ratm’dan ziyade soundgarden’a daha yakın. sonuçta enstümanları çalanlar ratm elemanları olduğu için ratm etkileri hala ortada. gitarist tom morello’nun trademark riff’leri, tim commerford’un yüksek gerilim yüklü bass’ı ve brad wilk’in direksiyonu elinde tutan davulu ratm zamanı kadar açık seçik olmasa da hala ortada. ancak, kulaklar zack de la rocha’nın politik ironisine ve rap vokaline alıştığı için chris cornell yadırganıyor en başta. cornell’in uzattığı çığlıklar, söylediği yavaş ballad’lar ve yazdığı bireysel problemleri merkez alan liriklere alışmak zaman alıyor. alışma devresini aştıktan sonra ise dağın arkasındaki enfes manzara karşınıza çıkıyor.
her ne kadar politik meselerden uzaklaşmış olsalar da bu mevzuları tamamen bir kenara atmamışlar belli ki, ne olur ne olmaz. pink floyd’un albüm kapak tasarımcısı storm thorgerson’un hazırladığı “alev motifi” albümü elinize alır almaz hemen gözünüze çarpıyor; bu sembolün çağrışımlarını ilk single’ın adı olan “cochise”in beyazlara direnip kabilesine sahip çıkan son kızılderili liderinin adı olduğunu göz önüne alarak düşünmemiz gerekiyor. zaten albümde politik çağrışım olarak başka da bir şey yok; resmi sitelerinde ayıp olmasın diye verdikleri birkaç aktivist grubun link’ini göz önüne almazsak.
ilk parça “cochise” çok sağlam, ilk dakika bir fabrikanın açılış saati gürültüsüne benzer bir gürültüyle başlıyor. albüm kapağına kafamız karışmasın diye “tüm sesler gitar, bass, davul ve vokalle yaratılmıştır” yazmışlar zaten. tom morello’nun gitarını konuşturduğu, cornell’in çığlıklarını ne kadar özlediğinizi fark ettiğiniz “cochise” albümün bütününü de gölgesi altına alıyor. “show me how to live” tempoyu daha da yukarı taşıyamasa da idare ediyor; albümdeki tüm sözleri yazan cornell, tanrı’nın bahşettiği hayatı nasıl kullanacağı konusundaki şaşkınlığını anlatıyor. üçüncü parça “gasoline”i hiç yapılmamış sayalım, ikinci bir metallica “fuel my fire” faciası olarak niteleyip geçelim. işte bundan sonra albümün en güzel kısmı başlıyor. “what you are” ve “like a stone” melankolik sözleri ve melodik yapılarıyla dinleyiciyi bir-iki dinleyişte yakalıyor. ilki ‘eğer uzaklara gidersem, biliyorum, başka bir köle bulacaksın’ eksenindeki sözleriyle eski sevgiliye lanet şarkısı. “like a stone”un bitişi ise albümün zirvelerinden. ‘yaptığım her şeyden dolayı pişmanlıkla oturdum / kutsadığım ve yanlış yaptığım her şey için / artık ölene kadar rüyalarda dolaşacağım’ sözleriyle sevginin ne kadar zor kazanılıp ne kadar kolay kaybedildiğini dinliyoruz, morello’nun kulağa sample gibi gelen gitarı da baş köşede. “set it off” beklentileri karşılamayan hızlı tempolu bir şarkı, “gasoline” gibi facia değil neyse ki.
sırada albümün en çok kendimi bulduğum parçası “shadow on the sun” var. başta sakin sakin hiç geri dönmemecesine bitmiş bir aşkı anlatan cornell gittikçe kendinden geçerek insanların neden delirdiğine ve yalnız öldüğüne ışık tutuyor. morello ve cornell’in en iyi iletişim kurdukları parça tartışmasız bu. “i am the highway” yine oldukça melodik, yine vurucu sözlere sahip: “i am not your autumn moon / i am the night”. bir ratm albümüne yakışacak iki şarkı var sırada. “exploder”da deliliğiyle barışan cornell, “hypnotize”da robin hood’culuk oynuyor. albümün sonlarında parlayan şarkı ise “getaway car”, sözler boyu geçmiyor gerçi ama rhcp’nin son albümünden çıkmış gibi şarkı, ilk dinlediğimde vokali anthony kiedis’in yaptığına yemin bile edebilirdim.
audioslave kalıcı olur mu olmaz mı bilinmez, belki böyle bir amaçları da yoktur. başarıya doymuş insanlar karşımızdakiler ve sadece inandıkları müziği yapma lüksüne sahipler. bu albüm de hissedilerek yapıldığı belli olan bir albüm; dörtlü sadece köşelerine çekilip geçmişin başarıyla yaşamadıkları için bile övgüyü hak ediyor. albümün manik depresif havası da bilinçli bir tercih, ratm elemanları kalkıp public enemy ekolünden bir rapper’la da işbirliği yapabilecekken cornell’i seçti. evet, bugün herkese ağzının payını verecek bir ratm duyarlılığının eksikliğini yaşıyoruz ama özenli ve saf rock’n’roll albümlerine de ihtiyacımız var. hala “zıpla derler / ne kadar yükseğe diye sorarsın” günlerinin peşindeyseniz de zack de la rocha’nın solo albümünü bekleyin."
|
|
|
|
|
|
Şuanda 6 konuk çevrimiçi
|